Yıkıcı İnovasyon Dalgasıyla Başa Çıkmak

Mar 10th 2015 | Europe

Yıkıcı inovasyon gerçek midir yoksa bu kuşağın kafadan attığı bir değişim teorisi midir? Daha genel anlamda değişim artık eskisinden farklı bir anlama mı geliyor? Daha hızlı, daha yaygın veya daha yıkıcı olduğu söylenebilir mi? İş hayatında tabii ki böyle görünebilir. İnsani faaliyetlerinin alanı artık o kadar genişledi ve bu faaliyetler o kadar karşılıklı bağlantılı hale geldi ki, küçük orandaki değişimler mutlak olarak devasa etkiler gösterebiliyor ve bu etkilerin sonuçlarını öngörmek giderek daha zorlaşıyor.

Bu sürekli yıkım ortamı son 40 yıl boyunca demografik alanda gördüğümüz aşırı değişimlerle başladı ve bugün artık zirveye ulaşıyor. Ülke ve şehirlerin nüfusunun en fazla bir kez daha ikiye katlanması söz konusu olabilir, daha sonra altyapılarının çatırdaması, siyasi yapıların test edilmesi ve ekonomilerin yalpalaması kaçınılmaz olacaktır.

Yıkım kafanız mı karıştırıyor?

Bu nüfus artışı tabii büyük yeni pazarlar yarattı. Ancak bu pazarlar en başarılı şirketlerin içinde serpilip geliştiği pazarlarla aynı özelliklere sahip olmak zorunda değil. Yeni müşterilerin sayısı çok fazla ancak bunlar görece fakir insanlar. Nüfus, devasa ve çoğunlukla kırsal alanlara yayılmış durumda. Her türlü altyapı asgari düzeyde. Riskler çok büyük ve yönetilmeleri zor. Getiriler ise ortalama olarak gelişmiş pazarlardakinden daha iyi değil. Yine de şirketler globalleşme baskısını hissediyorlar çünkü dünyanın ekonomik ağırlık merkezi kayıyor ve organizasyonlarının her düzeyinde değişimi zorunlu hale getiriyor.

Son dönemde şirketinin uluslararası alandaki hızlı büyümesine katkıda bulunmaya yönelik görevler yapmış olan bir hazine yetkilisi şunları söylüyor: “Hepimizin ‘globalleşmek’ zorunda olduğumuz veri kabul ediliyor. Ancak, kaynak sağlamaktan, personel bulmaya, sistemlere ve uyuma kadar birçok konuda karşımızdaki zorluklar çok büyük. Ayrıca henüz müşterilerin istedikleri ürünleri, istedikleri yerde ve ödeyebilecekleri fiyatlarla temin etmeyi gerçekten başarıp başaramayacağımızı konuşmaya henüz başlamadık bile.”

Gelişmiş pazarlarda demografik, siyasi ve ekonomik yıkım, birçok yeni düzenleme ve vergi kurulları yüzünden daha zahmetli ve pahalı hale gelmiştir.

Belki hepsinden önemlisi, bankacılık alanında devam eden yeniden düzenlenmeler, bankalara bağımlı şirketlerin kârlılığını ve bazı durumlarda ayakta kalma şansını tehdit etmektedir. Ulusal ve global finans sektörü düzenlemeleri arasındaki karmaşa, sermaye yapısı, nakit yönetimi ve risk azaltma gibi şirket faaliyetlerinin temel konularını etkilemeye zaten başlamış durumdadır.

 

İnovasyon ve Türkiye’de hazine yetkililerinin şu anda karşı karşıya olduğu başka konular hakkında daha fazla bilgi edinmek istiyorsanız, size, İstanbul’da 20-21 Nisan 2015 tarihlerinde yapılacak olan Türkiye’de Nakit, Hazine ve Risk Yönetimi etkinliğimize katılmanızı tavsiye ederim. Broşürü buradan indirebilirsiniz.

 

Bir hazine yetkilisi şöyle konuştu: “Bizim temel kaygılarımız örneğin belli bir vergi kuralı veya Sepa gibi değişiklikler gibi gerçekten spesifik konular değil. Bunlarla işimizin bir parçası olarak sürekli ilgilenmek zorundayız. En büyük kaygımız, bankacılık sektörüne yönelik global tepkilerin bankaları geri çekilmeye veya çok fazla küçülmeye ve bunun sonucunda en önemli dayanağımız olan ürünlerin piyasadan çekilmesi veya kullanılamayacak kadar pahalı hale gelmesidir. Vergi artışı önemlidir ancak borçlanma, mevduat olarak para yatırma,  imkanı olmaması, nakdi etkin bir şekilde yönetme veya bilançolarımızı optimize etme olanağının olmaması temel sorunlardır.”

Teknoloji Tuzağı

Ama yıkıcı inovasyonun simgesi teknolojidir. Teknoloji kesinlikle şirketlerin en büyük kaygısıdır. Deloitte'in en son yaptığı 'Stratejik Riskleri Keşfetmek başlıklı araştırması, teknoloji yıkıcıların kendi yerleşik iş modellerini tehdit edebileceklerini söylüyor. En büyük kaygı ise sosyal medya, Büyük Veri –veri madenciliği ve analizi, mobil uygulamalar, Bulut bilişimi ve siber saldırılar. Bunlara, nanoteknolojiyi, 3D baskıyı ve 4D (evet, biz 3D'yi tüketmeden önce bile bu kavram vardı), robotbilimi ve makinenin öğrenmesini (yapay zeka) ekleyebilirlerdi.

Bir şirketin mali işler sorumlusu “teknoloji herkesi etkiliyor” diyor. “Teknoloji iş modellerini etkiliyor, kendimizi nasıl yönettiğimizi etkiliyor ve öyle bir şey haline geldi ki belli bir ana beceri olmamasına rağmen tamamen ona bel bağlıyoruz. Aynı zamanda teknoloji bize çok pahalıya mal oluyor ve yeni olanaklar sunduğu kadar yeni rakipler yaratıyor.”

Bir teknolojinin yıkıcı olması için, yenisiyle değiştirmek için pahalı olması ya da sürekli bakım ve iyileştirme gerektirmesi yeterli değildir. Gerçekten yıkıcı teknoloji, mevcut çalışma modellerini alaşağı eder ve yenisiyle değiştirilmelerini talep eder. Pazara giriş karşısındaki engelleri kaldırır – bir işletmeyi kurmak hiç bu kadar kolay olmamıştı ama başarılı olmak da hiç bu kadar zor olmamıştı. Daha da önemlisi, mevcut şirketleri yok olmaya yatkın kılıyor, daha önce aktif kabul edilen şeyleri – ürünler, markalar, modeller, dağıtım ve tedarik zincirleri, araştırma ve geliştirme harcamaları – pasife dönüştürüyor. Normal ve aşamalı bir gelişimin ürünü olmayan, yeni iş paradigmaları yaratıyor.

Yıkıcı teknoloji, inovasyon işini üstlenenlerin şimdiye kadar ya da şimdi yapamadığı, yeni bir müşteri tabanını hizmet sunmaya elverişli hale getirebiliyor. Böylece yeni kurulmuş işletmeler, mevcut imalatçılara sürpriz yaparak onların müşterilerini tatmin eden düşük maliyetli, daha düşük kaliteli ürünler sunabiliyor. Bu da mevcut imalatçıların kâr marjlarının daralmasına ve pazar payı kayıplarına yol açıyor.

Teknoloji, daha önceden ücretli olan ürünleri ücretsiz hale getirdiğinde (örneğin haritalara veya araçlarda kullanılan özel GPS’lere karşı Google Maps, SMS mesajlarına karşı WhatsApp) bir ürünü maddi olmaktan çıkarıp böylece o ürünün üretim ve dağıtım ekonomisini temelden değiştirdiğinde (matbaa yayıncılığına karşı web, geleneksel üniversitelere karşı Kitlesel Açık Çevrimiçi Kurslar) ve daha da önemlisi, demokratikleştirdiğinde en yıkıcı hale gelir. Arama, toplama ve toplumsal aktivasyonun gerçek gücü, zorunlu hale gelen şeffaflıktır.

Ürünler ve şirketler artık fiyat, kalite veya kapsamlılık konusunda karşılaştırılmaktan kaçınamaz ve kendilerini saklayamazlar. Yanlış fiyatlama ve verimsizlik gibi yerel sorunlar açığa çıkıyor ve küresel en iyi uygulamalara uyum zorunlu hale geliyor. Sosyal ağ oluşturma olanakları, telekomünikasyonu, medyayı ve tüm sektörlerdeki şirketlerin pazarlama departmanlarını baş aşağı ediyor. Ayrıca, ürünler ve markalar etrafında ekosistemlerin yaratılmasına olanak veren teknoloji, rekabetin doğasını değiştiriyor, üçüncü şahıslara, başka şirketlerin sunduğu ürün ve hizmetleri geliştirmede bir rol veriyor ve bu da herkesin yararına oluyor.

Öz-yıkım tehdidi

Belki de hepsinden önemlisi yıkıcı inovasyon, inovasyon işini üstlenenleri, mümkünse sırf ayakta kalabilmek için, kendilerine de zarar vermeye zorluyor. Yıkıma karşı görünüşteki çareler, kendi mevcut gelir ve kâr akışlarını tüketiyor ve hatta yok ediyor gibi görünüyor. Önerilen iş modelleri, kullanılan mevcut modellerle temelde aykırı görünüyor. Dolayısıyla, örneğin, ücretsiz – ve başlangıçta gelir getirmeyen – ürün,  'ürün için para ödemiyorsan, ürün sensin' kuralını anlasalar bile geleneksel üreticiler için kabul edilemezdir.

Bir arada ele alındığında tüm bu eğilimler, yıkım ve yıkıcı inovasyonun yeni gerçekliğine, en azından kısmen ölçülebilir bir gerçekliğe katkıda bulunuyor.

Öncelikle, ölmüş olanlar var: örneğin Digital Equipment Corp (DEC), Wang Laboratories, Polaroid ve Borders. Ardından, Eastman Kodak, Blackberry ve US Steel gibi olayların her iki yönde gelişme ihtimali olanlar var. Ve bunlara ek olarak, zorlu istatistikler var. 1958 yılında S&P 500'deki şirketlerin ortalama ömrü 61 yıldı. Şimdi, 18.

Veya, Deloitte'ın, artan yıkımın başarılı şirketlere etkilerini ölçmeye ve miktarını belirlemeye çalışan Center for the Edge projesinde toplanmış olan ölçümlere bakalım. Bu ölçülerden biri devrilme oranı yani lider konumundaki şirketlerin bu konumu kaybetmeleri için geçen ortalama süredir. Bu oran, 1965'ten bu yana yüzde 40 arttı. Aynı zamanda, pazar yoğunluğu endeksleri düştü, bu da rekabette dramatik bir artış olduğunu gösteriyor.

O halde şirketler ne yapabilir? Öncelikle değişimin kalıcı olduğunu kabul etmeli ve buna karşılık vermeliler. Yeni küçük girişimcileri veya tuhaf görünen yeni ürünleri yersiz heves diye göz ardı etmek çok kolay. Sonra, değişim kaçınılmaz olarak kabul edildiği anda şirketler hızlı hareket etmeli ve genel kanıya aykırı kararlar almaya hazır olmalılar. Bugünün çok para getiren kârlı ürünleri yarın ölebilir, o halde bunları hemen satmak mümkün müdür? İş modeliniz, daha sonra ortaya çıkacak bir verimsizlik üzerine mi kurulmuş durumda? Olası değişime verilebilecek yanıtlar, mevcut iş modeline entegre edilebilir mi yoksa bu modeli kullanılmaz mı kılıyor? Eğer kullanılmaz kılıyorsa o halde mevcut modelden çıkma ve yeni bir modele geçme zamanı gelmiş demektir.

Bunların söylemesi kolay yapması zor olduğunu düşünüyorsanız, yapılmış olduğunu söyleyebiliriz. Apple fena tökezlemişti ve iTunes ve iPhone'dan önce küresel bir dev filan değildi. IBM, çöken bir imparatorluğun yeniden canlanmasının klasik örnek vakadır. Daha yakın geçmişte ise Nokia ve Xerox, yeniden icat etme yoluyla iyimserliğin örneklerini sunuyor.

Ampul çağında mum satıcısı durumuna düşen Kodak bile yok olmayı reddetti. Şirket, 2013'te ABD İflas kanununda şirketin yeniden düzenlenmesine izin veren Chapter 11 ile iflastan kurtuldu. Kodak, yeni ürünlerini konumlandırmak için yönetişimi bir itici güç olarak kullanıyor ve kısmen nesnelerin interneti denilen şeye yatırım anlamına gelen akıllı ambalajlamaya geçmeye başladı.

Çok uluslu şirketler ve Türkiye’nin önde gelen şirketlerinin şu anda karşı karşıya bulundukları konular hakkında daha fazla bilgi edinmek için İstanbul’daki etkinliğimize katılın.

Türkiye’de Nakit, Hazine ve Risk Yönetimi
20-21 Nisan 2015 - İstanbul, Türkiye
www.eurofinance.com/Turkiye

EuroFinance'ın Türkiye konferansı, işbirliği yapmak ve çözümleri paylaşmak isteyen üst düzey uluslararası hazine profesyonellerinin buluşma noktasıdır. Nakit ve hazine yönetimi alanında çalışıyor ve uluslararası alandaki en son ve en iyi uygulamalar hakkında bilgi edinmek istiyorsanız bu etkinlik tam size göre.

Katılımı teyit edilen konuşmacılardan bazıları:

  • Dr Jeevan Perera, Senior Engineer – Risk Management, NASA, US
  • Mariko Yashiro, Cash Management, F. Hoffmann-La Roche, Switzerland
  • Nevgül Bilsel Safkan, CEO, KlikSA, Turkey
  • Cumhur Bilgili, Manager, Risk Management (Müdür, Risk Yönetim), Brisa Bridgestone Sabancı, Turkey
  • Nuri Tezel, Chief Financial Officer, ASSAN Alüminyum Sanayi ve Ticaret A.Ş., Türkiye
  • Doğuş Erdoğan, Investment & Hedge Specialist, Corendon Airlines, Turkey

Broşürü buradan indirebilirsiniz.

Ayrıntılı bilgi için lütfen şu adrese e-mail gönderin: marketing@eurofinance.com

#EuroFinance

MENU